43 Cep Saati ve Karanlık Bir Kale: Lewis Hutchinson'ın Hikayesi
Yolun Sonundaki Kale
18. yüzyılın Jamaika'sı...
St. Ann's Bay'den adanın güneyine doğru uzanan uzun ve ıssız bir yol.
Yol boyunca kilometrelerce başka bir yerleşim yok.
Sonra tepede bir yapı beliriyor.
Küçük, iki katlı, taş bir bina...
İki köşesinde yuvarlak kuleler ve duvarlarında yola bakan dar mazgal delikleri var.
Adı Edinburgh Kalesi.
Yoldan geçenler için burası yalnızca dinlenebilecekleri bir yer.
Ama bazıları için bu yolculuk, kaleyi gördükleri anda sona eriyordu.
Çünkü o kalenin içinde, yolcuları av olarak gören bir adam yaşıyordu:
Lewis Hutchinson.
Döneminin insanları ona bir isim vermişti:
“Edinburgh Kalesi'nin Deli Efendisi.”
Ve yıllar sonra tarihçiler onu Jamaika'nın kayıtlara geçmiş ilk seri katili olarak tanımlayacaktı.

İskoçya'dan Jamaika'ya
Lewis Hutchinson 1733 yılında İskoçya'da doğdu.
Hayatının ilk yılları hakkında çok az şey biliniyor. Bazı tarihsel kaynaklara göre bir süre tıp eğitimi aldı.
1760'lı yıllarda Jamaika'ya geldi.
St. Ann bölgesinin Pedro yöresinde bir arazi satın aldı ve buradaki evine Edinburgh Castle (Edinburgh Kalesi) adını verdi.
Bugün “kale” olarak anılan bu yapı aslında küçük, iki katlı, kare biçimli bir taş binaydı.
İki çapraz köşesinde yuvarlak kuleler bulunuyordu.
Bu kulelerin duvarlarında ateş etmek için kullanılan mazgal delikleri vardı.
Başlangıçta bu yapı Hutchinson'ın evi ve arazisinin merkeziydi.
Fakat zaman geçtikçe Edinburgh Castle'ın adı başka bir şeyle anılmaya başladı: Kaybolan yolcular...
İnsanlar Kaybolmaya Başlıyor
Bir yolcu yola çıkıyor.
Belki ailesinin yanına gidiyor.
Belki ticaret yapmak için başka bir bölgeye geçiyor.
Belki yalnızca uzun yolculuğunda dinlenmek için Edinburgh Kalesinin önünde duruyor.
Sonra...
Bir daha kimse onu görmüyor.
İlk başlarda bu kaybolmaların Hutchinson'la bağlantılı olduğu düşünülmüyor.
Çünkü 18. yüzyıl Jamaika'sında insanların ortadan kaybolması tek başına olağanüstü bir durum değildi.
Ancak kaybolan insanların sayısı arttıkça söylentiler de yayılmaya başlıyor.
İnsanlar aynı noktaya dikkat çekmeye başlıyor:
Edinburgh Kalesi.
Yolcuların kalenin yakınında kaybolduğu konuşuluyor.
Ama ortada kesin bir kanıt yok.
Ve Hutchinson hâlâ serbest.
Kalenin Duvarlarındaki Mazgallar
Hutchinson'ın en büyük avantajı, evinin konumuydu.
Ana yol kalenin hemen yakınından geçiyordu.
Üstelik kale, yolun çevresine hâkim bir konumdaydı.
Yolcular onun için açık hedeflerdi.
Bazı tarihsel anlatımlara göre Hutchinson, kale duvarlarındaki mazgal deliklerinden yolculara tüfekle ateş ediyordu.
Kurbanın onu görmesine bile gerek yoktu.
Bir anda...
Bir silah sesi.
Ve yolculuk sona eriyordu.
Hutchinson'ın amacı para kazanmak değildi.
Anlatımlara göre zengin ya da fakir olması onun için fark etmiyordu.
Yalnız yolcular, onun gözünde kolay hedeflerdi.
Bu nedenle cinayetlerinin “heyecan için öldürme” niteliğinde olduğu ileri sürülmüştür.
Başka bir ifadeyle Hutchinson'ın kurbanı seçmesindeki temel neden, kurbanın kim olduğu değil, karşısına çıkmış olmasıydı.
Hutchinson'ın Çukuru
Ancak Hutchinson'ın cinayetleriyle ilgili anlatılanlar yalnızca silah seslerinden ibaret değildi.
Kurbanların cesetleri de ortadan kayboluyordu.
Tarihsel anlatımlara göre Hutchinson'ın öldürdüğü bazı insanların cesetleri parçalanıyor ve daha sonra arazide bulunan derin bir obruğa atılıyordu.
Başka anlatımlarda ise cesetlerin pamuk ağaçlarının kovuklarına bırakıldığı ve hayvanlara terk edildiği belirtiliyordu.
Bu obruk zamanla korkunç bir isim kazandı:
“Hutchinson's Hole.”
Yani...
“Hutchinson'ın Çukuru.”
Bu hikâyelerin tamamının bağımsız biçimde doğrulandığını söylemek mümkün değil.
Ancak 18. ve 19. yüzyılda kaleme alınan anlatılar, Hutchinson'ın cinayetleriyle ilgili bu korkunç ayrıntıları tekrar tekrar aktardı.
Deli Doktor
Hutchinson yalnızca cinayetleriyle değil, davranışlarıyla da korku yaratıyordu.
Bazı kaynaklarda kendisine “Deli Doktor” denmesinin nedeni olarak gösterilen davranışları anlatılır.
İddialara göre bazen kurbanlarını doğrudan yolda öldürmek yerine Edinburgh Kalesine davet ediyordu.
Onları ağırlıyor...
Konuşuyor...
Eğlendiriyor...
Ve ardından öldürüyordu.
Bu anlatımlar doğruysa, Hutchinson'ın cinayetleri yalnızca fırsatçı saldırılar değildi.
Bazı kurbanları için önceden hazırlanıyor ve onları kendi evine kadar getiriyordu.
Bu da onu daha da korkutucu hale getiriyordu.
Çünkü Edinburgh Kalesi artık yalnızca bir ev değildi.
Bir tuzağa dönüşmüştü.
Komşusunun Başına Gelenler
Hutchinson'ın şiddeti bir süre sonra yolcularla sınırlı kalmadı.
Komşularından biri olan Dr. Jonathan Hutton'da onun saldırısına uğradı.
Hutton silahsızdı.
Saldırı sonucunda ağır şekilde yaralandı.
Aktarılanlara göre hayatının geri kalanında kafasında metal bir plaka taşımak zorunda kaldı.
Bu olay, Hutchinson'ın çevresindeki insanlar için açık bir uyarıydı.
Fakat buna rağmen yetkililer uzun süre harekete geçmedi.
Neden?
Çünkü Hutchinson'dan korkuluyordu.
Ve dönemin Jamaika'sında hukuk düzeni, onu kolayca karşısına alabilecek kadar güçlü değildi.
Hutchinson'ın kötü şöhreti büyüdükçe ona yaklaşmak isteyenlerin sayısı azalıyordu.
Sessizlik
Hutchinson'ın yanında çalışan köleleştirilmiş insanlar da onun davranışlarını biliyordu.
Fakat uzun süre konuşmadılar.
Korkuyorlardı.
Daha sonra Hutchinson tutuklandığında, bazıları bildiklerini anlatmaya başladı.
Ortaya çıkan hikâyeler birbirinden daha korkunçtu.
Kayıp yolcular...
Öldürülen insanlar...
Cesetler...
Ve Hutchinson'ın onları ortadan kaldırmak için kullandığı yöntemler...
Ancak anlatılanların çoğu yıllar boyunca sözlü olarak aktarılmıştı.
Mahkeme açısından bu önemli bir sorundu.
Çünkü söylenti başka şeydi.
Kanıt başka.
Ve Hutchinson'ın yargılanması sırasında bu ayrım belirleyici olacaktı.
John Callendar Kendini Feda Ediyor
Sonunda Hutchinson'ın kaderini değiştirecek kişi ortaya çıktı.
Adı: John Callendar...
Genç bir İngiliz askeriydi.
Callendar, Hutchinson'ı yakalamak için harekete geçti.
Belki de daha önce kimsenin yapamadığını yapabileceğini düşünüyordu.
Fakat Hutchinson onu gördüğünde beklemedi.
Silahını doğrulttu.
Ve ateş etti...
John Callendar öldü.
Bu kez durum farklıydı.
Çünkü cinayete tanık olan insanlar vardı.
Hutchinson artık yalnızca söylentilerin merkezindeki şüpheli değildi.
Bir İngiliz askerini öldürmüştü.
Ve bunu görenler vardı.
Jamaika'da büyük bir öfke patladı.
Yetkililer sonunda harekete geçti.
Hutchinson tutuklanacaktı.
Kaçış
Hutchinson bunun üzerine Edinburgh Castle'ı terk etti.
Güneye doğru kaçtı.
Hedefi: Old Harbour...
Oradan bir gemiye binerek Jamaika'dan uzaklaşmayı planlıyordu.
Belki de artık kurtulduğunu düşünüyordu.
Fakat Kraliyet Donanması limanları gözetliyordu.
Kaçış planı kısa sürdü.
Amiral Rodney komutasındaki donanma Hutchinson'ın kaçmaya çalıştığı gemiyi durdurdu.
Hutchinson son bir girişimde bulundu.
Denize atlayarak kaçmaya çalıştı.
Fakat anlatılanlara göre kızıl saçları onu ele verdi.
Suyun içinde bile görülüyordu.
Yakalandı.
Artık kaçacak yeri kalmamıştı.
43 Cep Saati
Hutchinson Spanish Town'a götürüldü.
Ardından Edinburgh Castle arandı.
Ve işte o aramada, yıllardır kaybolan insanlarla ilgili şüpheleri daha da büyütecek bir şey bulundu.
43 cep saati.
Ayrıca çok miktarda kıyafet ve çeşitli kişisel eşyalar vardı.
Peki bu saatler kime aitti?
Kesin olarak bilinmiyor.
Fakat dönemin anlatıcıları bunların kaybolan yolculara ait olabileceğini düşündü.
Bu bulgu, Hutchinson'ın yalnızca Callendar'ın değil, çok daha fazla insanın ölümünden sorumlu olabileceği şüphesini güçlendirdi.
Ancak burada önemli bir nokta var:
43 saat bulunması, 43 kişinin öldürüldüğünü kanıtlamıyordu.
Bugün bile Hutchinson'ın gerçek kurban sayısı bilinmiyor.
Bazı kaynaklarda 43 veya daha fazla kurbandan söz edilmesinin temelinde bu bulgu yatıyor.
Hutchinson Yalnız Değildi
Duruşma ilerledikçe olay daha da karanlık bir hal aldı.
Hutchinson'ın bazı suçlarda yalnız olmadığı iddia edildi.
Çevresinde onunla benzer düşüncelere sahip kişiler olduğu ve bazı cinayetlerin izlenmesine veya gerçekleştirilmesine katıldıkları ileri sürüldü.
Bu isimler arasında James Walker ve Roger Maddix bulunuyordu.
Çiftçi William Lickley ve okul öğretmeni Timothy Cronin'in ölümleriyle ilgili de çeşitli suçlamalar ortaya çıktı.
Bazı kişiler yargılandı ve ölüm cezasına çarptırıldı.
Ancak Hutchinson'ın çevresindeki bu kişilere ilişkin anlatımların bir bölümü tarihsel kaynaklarda farklı şekillerde aktarılmaktadır.
Bu nedenle bugün hangi olayların kesin olarak gerçekleştiğini, hangilerinin sonradan anlatılara eklendiğini birbirinden ayırmak kolay değildir.
Mahkeme
Hutchinson mahkemede suçsuz olduğunu söyledi.
Kendisini dönemin saygın avukatlarından biri savundu.
Ancak aleyhindeki en güçlü delil ortadaydı:
John Callendar'ın öldürülmesi.
Hutchinson kaçmıştı.
Yakalanmıştı.
Ve Callendar'ın ölümünden sorumlu tutuluyordu.
Daha önceki kayıp kişilerle ilgili korkunç iddialar ise mahkemede aynı kesinlikle kanıtlanamamıştı.
Sonunda karar verildi.
Lewis Hutchinson suçlu bulundu.
Ceza: Ölüm...
16 Mart 1773
16 Mart 1773.
Spanish Town.
Hutchinson'ın hikâyesinin son günü.
İnsanların önünde darağacına götürüldü.
Ve asılıp idam edildi.
Jamaika'nın en korkulan adamlarından biri artık hayatta değildi.
Fakat arkasında cevaplanmamış bir soru bırakmıştı:
Gerçekte kaç kişiyi öldürmüştü?
Son Sözleri
Hutchinson'ın ölümünden önce mezar taşına yazılmasını istediği bir kitabe bıraktığı anlatılır.
Şu sözlerin yazılmasını istemişti:
“Onların hükmüne, gururuna ve kötülüğüne meydan okuyorum;
Güçlerini küçümsüyor ve bir Romalı gibi ölüyorum.”
Ancak ironik bir şekilde, bu sözler hiçbir zaman mezar taşına yazılmadı.
Ölümünden sonra Hutchinson'ın istediği son mesaj bile tarihin içinde kayboldu.
Gerçek Kurban Sayısı
Lewis Hutchinson'ın kaç kişiyi öldürdüğü bugün hala bilinmiyor.
Kesin olarak kanıtlanan cinayet: John Callendar...
Bunun dışındaki kurbanlar ise tarihsel anlatımlar, kaybolan insanlar, bulunan eşyalar ve tanıklıklarla ilişkilendiriliyor.
43 cep saati...
Kıyafetler...
Kaybolan yolcular...
Kölelerin anlattıkları...
Ve Edinburgh Castle'ın çevresindeki söylentiler...
Bütün bunlar Hutchinson'ın çok daha fazla insanın ölümünden sorumlu olabileceğini düşündürüyor.
Fakat tarihsel açıdan “43 kişiyi öldürdü” demek kesin olarak kanıtlanmış bir gerçek değildir.
Gerçek sayı belki hiçbir zaman öğrenilemeyecek.
Edinburgh Kalesi Bugün
Yüzyıllar geçti.
Hutchinson öldü.
Ama Edinburgh Castle hâlâ orada.
Bugün yapı eski bir harabeden ibaret.
Duvarları sessiz.
Mazgalları boş.
Artık o yoldan geçen insanları izleyen biri yok.
Fakat çevresindeki hikâyeler yaşamaya devam ediyor.
Bölgedeki bazı insanların, Hutchinson'ın öldürdüğü insanların ruhlarının kalıntılar arasında dolaştığına inandığı anlatılıyor.
Özellikle geceleri...
Edinburgh Castle'ın çevresinde dolaşmanın uğursuz olduğuna dair söylentiler hâlâ anlatılıyor.
Elbette bunların hiçbirinin bilimsel bir kanıtı yok.
Ama belki de bu hikâyelerin yaşamasının bir nedeni var.
Çünkü bazen bir suçlunun ölümünden sonra geriye yalnızca cesetler kalmaz.
Hikâyeler de kalır.
Lewis Hutchinson'ın hikâyesi, 18. yüzyıl Jamaika'sının karanlık tarihindeki en ürpertici olaylardan biridir.
İskoçya'dan Jamaika'ya gelen bir doktor...
Yol kenarında yükselen küçük bir kale...
Mazgal deliklerinin ardında bekleyen bir tüfek...
Ortadan kaybolan yolcular...
43 cep saati...
Bir İngiliz askerinin ölümü...
Başarısız bir kaçış...
Ve sonunda Spanish Town'daki darağacı.
Hutchinson'ın gerçekten kaç kişiyi öldürdüğünü bilmiyoruz.
Belki yalnızca birkaç kişi.
Belki anlatılanlardan çok daha fazlası.
Tarih bize kesin bir sayı vermiyor.
Ancak bildiğimiz bir şey var:
Lewis Hutchinson, 1773'te öldüğünde Edinburgh Castle'ın adı artık hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı.
Bir zamanlar bir adamın evi olan o taş yapı, zamanla Jamaika'nın en karanlık hikâyelerinden birinin sembolüne dönüştü.
Ve bugün kalıntıları hâlâ sessizce ayakta.
Sanki yüzyıllar önce yaşananları anlatmak istercesine...
Ama cevap vermeden.
Çünkü belki de Edinburgh Castle'ın en korkunç sırrı hâlâ aynı:
Orada kaç kişinin gerçekten öldüğünü hiç kimse kesin olarak bilmiyor.

